24. ULUSLARARASI TÜKETICI ZIRVESI

Almanya Eski Başbakanı Gerhard Schröder'in 24. Uluslararası Tüketici Zirvesi Konuşma "Dünyanın Parlayan Yıldızı: Türkiye"
15 Mart 2011, Salı İstanbul

 

Hanımefendiler, Beyefendiler,
24. Uluslararası Tüketici Zirvesi'nde yer almak benim için büyük bir zevktir. Bugün, "Dünya Tüketici Hakları Günü" nü kutlamaktayız. Tüm dünyada, tüketici dernekleri ve hükümetler, 1985 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Tüketicinin Korunması Rehber İlkeleri’nin altına imzalarını atmışlardır.

 

Bu zirve tüketicilerin ekonomimizin gelişmesinde oynadıkları hayati rolün altını çizmektedir. Hepimiz, tüketicinin koruması konusunda bilinç oluşturmalı, tüketici haklarını vurgulamalı ve yüksek standartlarda hizmet sunulmasını teşvik etmeliyiz.

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Bugün burada, Avrupa politikası ve Türkiye hakkında bana birkaç söz söyleme fırsatı verildiği için de çok mutluyum. Türkiye'nin dünya ekonomisi ve siyasetinde parlayan bir yıldız olduğu doğrudur. 2009 yılında yaşanan küresel kriz haricinde, Türk ekonomisi, geçtiğimiz yedi yılda yıllık ortalama yüzde 7,5'luk bir büyüme sergilemiştir.

Türkiye, dünyanın en büyük on altıncı ekonomisi haline gelmiştir. 2010 yılında Türkiye, OECD ülkeleri arasında en hızlı büyüme oranını yakalayan ülke olmuştur.

Toplam ticaret hacmi 240 milyar doların üzerine çıkmıştır. Son dört yılda, doğrudan yabancı yatırım toplamda 68 milyar doların ötesine geçmiştir. Bütün dünya, BRIC ülkelerini
konuşuyor. Bu ülkeler, ekonomileri en hızlı büyüyen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'dir.

Türkiye'deki hızlı ekonomik büyüme, Türkiye'nin o ülkelerin de önüne geçme yolunda olduğunu göstermektedir.

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Sizlerle Türkiye'nin AB üyeliğinin önemi hakkında bazı düşüncelerimi paylaşmama izin verin. Türkiye'nin AB üyeliği önemlidir. Çünkü yaşadığımız ekonomik ve mali kriz sırasında bir dönüm noktası yaşanmıştır. Artık yeni yeni sanayileşen ülkelerin taşıdığı uluslararası önemi fark etmemizin zamanı gelmiştir.
Son yıllarda, gelişmekte olan ülkeler ve pazarlar, ekonomik ve siyasi anlamda daha kuvvetli hale gelmişlerdir. Bu ülkeler şimdi dünya ekonomisinin yarısından daha fazlasını teşkil etmektedir.

Daha da önemlisi bu ülkeler, kriz öncesinde yüksek gelir oranlarına sahip ülkelerin göstermiş olduğu büyüme hızının üç kat fazlasıyla büyümektedirler. Artık küresel büyümeye hakim olan bu ülkeler, küresel toplam hasıla rakamlarına da giderek artan şekilde hakim olacaklardır.
Elbette, Asya, küresel ekonominin yapısında yaşanan bu önemli değişikliğin merkezinde bulunmaktadır. Çin, en büyük ikinci ulusal ekonomi konumundadır.
Tahminlerin çoğu, Hindistan'ın birkaç on yıl içinde, üçüncü en büyük ekonomi olacağı yönündedir.

Gücün artmasına paralel olarak daha fazla uluslararası sorumluluk gelmektedir.
Bu madalyonun bir yüzüdür. Diğeri, devletler topluluğunda var olan iki sınıflı siyasete son vermektir.

Uluslararası oluşumlarda, bu ülkelerin etkilerini artırmalarına izin verilmelidir.
Bu durum, IMF gibi mali kurumlar ve diğer uluslararası komiteler için de geçerlidir.
Krizin, şimdiye kadarki en dikkate değer ve küresel ekonomik güç dengelerinde önemli değişikliklere yol açan etkisi, dünya ekonomisine yön veren yürütme komitesi olarak G-7'nin yerine G-20'nin gelmesidir.

G-20'nin tam yarısı, gelişmekte olan ülkelerden oluşmaktadır. Karar alma yetkisinin konumundaki bu değişiklik, ekonomik dengelerde meydana gelen önemli kaymaların ışığında kaçınılmaz olmuştur.

Ancak kriz bu oluşumu 5 ila 10 yıl hızlandırmıştır. Tarihi bir dönüm noktasına; yani yeni sanayileşen ülkelerin uluslararası camiada tanınmasına tanıklık ediyoruz.

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Peki bu gelişme Avrupa için ne anlam ifade ediyor? Asya kıtasının yükselen sanayi devletlerinin yer aldığı bu uluslararası rekabet ortamında; Avrupa Birliği ayakta kalabilmek için bir ön koşuldur. Eğer AB, dünya siyasetinde ve küreselleşmiş ekonomide bir güç merkezi olmak istiyorsa, birbiriyle her zaman etkileşim halinde olmuş iki süreci teşvik etmemiz gerekir:

Öncelikle, kurumların reforma tabi tutulması anlamına gelen konsolidasyona ihtiyacımız var. Diğer yandan, Birliğin genişlemesi teşvik edilmelidir. Bu iki unsur birbirinden ayrılamaz.

Eğer AB değişmeden, olduğu gibi kalırsa, Avrupa siyasi ve ekonomik bir güçsüzlüğe düşecektir. AB, her şeyden önce güçlü ortaklara ihtiyaç duymaktadır. Bence, Avrupa Birliği açısından büyük bir öneme sahip olan ülke Türkiye'dir.

Türkiye, kültürel, siyasal ve ekonomik açıdan Avrupa için bir zenginlik kaynağıdır.
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini bu kadar güçlü bir şekilde savunmamın bazı nedenleri bulunmaktadır.
Kendi ülkemdekiler de dahil olmak üzere bazı insanlar, bu AB üyeliğinin önemini
 az göstermeye çalıştıkları için bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik müzakerelerinin sadece bir amacı vardır, o da
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinin gerçekleşmesidir. Başka bir şey değil.  Kimse “Ahde Vefa” ilkesini göz ardı edemez, etmemelidir.

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Avrupalılar, Türkiye'ye verdikleri tarihi sözü tutmalıdır. 1963 yılında, o zaman Avrupa
Ekonomik Topluluğu olarak bilinen Avrupa Birliği, Türkiye'nin üye olabileceği sözünü vermişti.
 On beş yıl önce Avrupa Birliği, ülkeler arasında ayrım yapılmadan, katılmak isteyen ülkelerin hepsine uygulanacak koşulları belirlemişti. Diğer bütün ülkeler gibi, Türkiye'nin de bu koşulları yerine getirmesi gerekecektir.

Türkiye'ye kırk yıldan uzun süredir böyle sözler verilmektedir. Bu sürecin devamlılığı, hatta Avrupa ve Almanya'nın   dış politikalarının güvenilirliği, bu sözlerin tutulmasını gerektirir. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi, hem Türkiye Hem Avrupa için, güvenlik açısından önemli fayda sağlayacaktır.

Türkiye, uzun yıllardır Almanya ve Avrupa'nın önemli bir ortağı olmuştur. Türkiye, güvenilir bir NATO müttefikidir ve terörizmin bütün türleriyle mücadele etme konusundaki kararlılığımızı paylaşmaktadır.

Türkiye, Asya ve Avrupa arasındaki önemli konumuyla Avrupa'nın dünya siyasetindeki duruşunu güçlendirebilir. Avrupa Birliği’ne katılımla gelecek artan güvenliği düşündüğümüzde, en önemli nokta, Avrupa değerlerine bağlı demokratik Türkiye’nin İslam inancı ve modern toplumu arasında herhangi bir çelişkinin olmamasıdır.

Benim için, birkaç ay önce meydana gelen bir gelişme çok önemliydi. 12 Eylül 2010 tarihinde, demokrasi açısından trajik sonuçlar doğuran askeri darbeden 30 yıl sonra, halk önemli anayasal değişiklikleri kabul etti. Bu değişiklikler, kişisel özgürlüklerin sınırlarını genişletmekte, yargıyı modernleştirmekte, sivil ve askeri kurumlar arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayarak demokratik seçimle gelenlerin lehine gelişmeler sunmakta ve demokratik katılımın seviyesini artırmaktadır.

Bu anayasal değişiklikler, Türkiye'nin diğer Müslüman ülkelere bir model olabileceğini göstermektedir. Türk modeli, modernleşen bir modeldir. Ama bunu yaparken geleneksel değerlerden ödün vermemekte, toplumsal tabanla siyasi yapıyı bir ahenk içinde tutmaktadır.

Türk modeli, büyük bir fırsattır. Bu modelin desteklenmesi, Avrupa'nın yararına olacaktır. 

Türk dış politikası, ülkenin köprü oluşturma işlevinin son derece bilincinde olunduğunun bir göstergesidir. Türkiye bölgede Balkanlara, Doğu Akdeniz'e
Kafkaslara ve Orta Doğu'ya uzanan önemli bir rol oynamaktadır. Bu eşsiz jeopolitik konum
Türkiye için hem zorluklar hem de fırsatlar yaratmıştır.

Türk ve Ermeni liderlerin attığı tarihi adım güzel bir örnektir. Bu uzlaşma sürecinin kolay olmadığını biliyorum. Uzun ve çetrefilli bir yoldur. Ancak Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleştirilmesini kesinlikle destekliyorum. Bunu değerleri olan bir Avrupalı olarak söylüyorum.

Komşu devletler arasında yoğun, bölgesel bir işbirliğinin olmasının, barış, kalkınma ve refah için bir önkoşul olduğunu ve ulusalcılığın üstesinden gelmeye yardımcı olabileceğini biliyoruz. Uyuşmazlıkların çözülmesinde ve Avrupa'ya komşu bölgelerde istikrarın sağlanmasında Türkiye'nin çok büyük bir uluslararası rolü vardır. Avrupa'da bunun yeterince takdir edilmemesinden üzüntü duyuyorum.

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Türkiye, Avrupa Birliği'ne yaklaştıkça, ekonomik potansiyel bir o kadar büyümektedir.
Türkiye'nin demografik gelişiminin Avrupa’da siyasi tartışmalarda belirgin bir şekilde yer aldığını görmek ilginç bir durum.

Türkiye'nin katılımına karşı duranlar, Türkiye'deki nüfus artışına işaret etmekte; aşırı bir yabancı akını olacağını söyleyerek insanların korkularını artırmaya çalışmaktadırlar.
Avrupa Birliği üye devletlerindeki demografik trendin ya negatif ya da durağan olduğu doğrudur. Buna karşılık Türkiye nüfusunun yıllık büyüme oranı yüzde 1'den fazladır.
Ama Avrupa Birliği'nin önündeki ekonomik fırsat tam da bu noktada bulunmaktadır.
Çünkü Avrupa, mal ve hizmetler açısından artan talebe ve genç ve iyi eğitimli bir nüfusa sahip yeni bir üyeye kavuşacaktır.

Türkiye, çok güvenilir bir iş ortağı haline gelmiştir. Hükümetin reform politikalarıyla gerçekleştirdiği önemli başarıları hatırlatmama izin verin. 2001 yılında Türkiye ciddi bir ekonomik kriz yaşadı. O zamanlar kimse bu ülkenin birkaç yıl sonra şu anki istikrar seviyesine ulaşabileceğini düşünemezdi.

Geçen yıl, Türkiye'nin ekonomisi yüzde sekiz büyüdü, bu çok etkileyici bir rakam.
Türkiye'nin dış ticareti de hızla büyümektedir. Bu arada, Avrupa Birliği, Türkiye'nin dış ticaretinin yaklaşık yüzde ellisini oluşturmaktadır. Bu durum, Avrupa Birliği'yle yakın ilişkiler kurmanın getirdiği karşılıklı faydalara bir örnek teşkil etmektedir.

Enflasyon oranı düşmüştür. Tüketici fiyat oranları, 2001 yılında yüzde 68 iken bugün yüzde 6 seviyelerine gerilemiştir. Uygulanan sıkı mali politika, yerli ve yabancı yatırımcıların artan güveniyle ödüllendirilmektedir. Bu tersine trend, bir reform programı hazırlamada ve uygulamada gösterilen cesaretin ve kararlılığın bir ürünüdür.

AB kanunlarının ve gerekliliklerinin uygulanması, Türk ekonomisinin istikrarını artırmıştır. Bunun sonucunda, özellikle Avrupa firmaları açısından tanıdık ve güvenilir bir yapı  ortaya çıkacaktır. Bu yapı Türkiye'de yatırım yapmayı ve Türk ortaklarla işbirliği yapmayı çok daha kolay hale getirecektir.

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Almanya, Türkiye'yi bir Avrupa Birliği üyesi olarak görmeyi istemektedir. Çünkü iki ulus da her zaman yakın ilişkiler kurmuşlardır. Bu ilişkiler geçmişe uzanan, dostane ilişkilerdir.
Bu bağlamda, Türk asıllı iki buçuk milyondan fazla insanın da Almanya'da yaşadığını akılda bulundurmak gerekir. Bu kişilerin pek çoğu ikinci hatta üçüncü nesil mensuplarıdır ve Alman vatandaşlığı taşımaktadırlar. Yıllarca, ülkemizin ekonomik gücünü geliştirmekte
aktif rol almışlardır.

Almanya, uzun zamandır Türkiye'nin en büyük ticaret ortağı olmuştur ve Türkiye'de en çok yabancı doğrudan katılım gösteren şirket sayısına sahiptir. Bu resimde sadece Almanya'nın büyük şirketleri bulunmamaktadır. Aslında, sayıları hızla artan Alman orta ölçekli şirketleri de konuya ilgi göstermektedir. Türkiye'nin ekonomik büyümesini teşvik edecek büyük altyapı projeleriyle birlikte önümüzdeki yıllarda güçlü işbirliği fırsatları
ortaya çıkacaktır. Bu işbirliğinin ana konuları arasında ulaşım ve enerji yer alacaktır.

Ancak gelecek yıllarda, çevrenin korunması konusu da Türkiye'nin karşısına
büyük güçlükler çıkaracaktır.

Öte yandan, Almanya da Türk firmaları için çekici bir yatırım merkezidir. Almanya'da 75000 firma, Türk asıllı girişimcileri kucaklayan bir Türk kurumsal kültürü benimsemiş durumdadır. Türk kültürünü bilen Almanlar’ın yönettiği firmalar önemli bir ekonomik güce sahip olmuşlardır. Ciroları yılda 35 milyar Avro'ya ulaşmaktadır ve Almanya'da 370000 istihdam yaratmışlardır.
İşte tam da bu nedenlerden ötürü, Almanya Türkiye'nin demokratik ve ekonomik gelişmesine ilgi göstermektedir.
           
Hanımefendiler, Beyefendiler
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik müzakereleri Hem Avrupa Birliği'nde hem de Türkiye’de sabır gerektiren, uzun ve zorlu bir süreç olacaktır. Tabi bunun için gereken temel nokta, her zaman olduğu gibi, Türkiye'nin, Başbakan Erdoğan liderliğinde gerçekleştirdiği reform sürecinin devam ettirilmesidir.

Bu sürecin amacı, Türkiye’ye daha büyük özgürlükler, demokrasi, refah ve daha iyi yaşam fırsatları sunmaktır. Avrupa Birliği'nin kurumsal ve yapısal sorunlarından
Türkiye'yi sorumlu tutmak da doğru değildir.

Türkiye'nin AB üyeliğine doğru ilerlemesine ket vurulmuş olması beni kızdırıyor. Türkiye üyelik için önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak Türkiye'deki zorlu siyasi reformlar,
sadece AB üyeliği için değil, ülkenin hayrına gerçekleştirilmiştir. 

Türkiye, katılım sürecinde, üzerine düşen rolü oynamakta kararlıdır ve bunu yapmaktadır. Söz verildiği gibi, Türkiye diğer aday ülkelerle aynı muameleyi görürse  
Türkiye'nin tam üyelik için bütün kriterleri yerine getireceğinden hiç şüphem yoktur.

Türkiye de, karşılığında; hukukun üstünlüğünü ve bu üstünlüğün ana ilkelerinden "ahde vefa ilkesini" yücelten Avrupa Birliği'nden taahhütlerini yerine getirmesini bekleyebilir. Müzakerelerin durması, sorumsuzca bir davranış olacaktır.  Bu hem yıkıcı siyasi ve ekonomik sonuçlar doğuracak hem de Avrupa'nın güvenliği açısından tehlike arz edecektir.

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Sizinle son bir düşüncemi paylaşmama izin verin işbirliğini temel alan barış politikasının önemli bir unsuru da, farklı kültürler arasında anlayışın teşvik edilmesidir.

                Dünyada zaman zaman "Medeniyetler Çatışması"ndan bahsedildiğini duyuyoruz.
Kararlı bir şekilde bu fikirlerle mücadele etmeliyiz.  “Medeniyetler Çatışması"ndan bahsetmek sadece aşırıcılığı körükler. Farklı kültürlerin ortak özelliklerini vurgulamak bizim için daha hayırlı olacaktır. Barış içinde, hoşgörü ve adalet ortamında yaşama isteği gibi bizi birleştiren, hepimizin paylaştığı değerlere işaret etmemiz gerekir.

Hem devletler arasındaki uluslararası ilişkilerin hem de farklı uluslar, kültürler ve sivil toplumlar arasındaki ilişkilerin değiştiği bir dönemde, hepimizin "öteki" ile ilgili anlayışımızı derinleştirmesi gerekir.

11 Eylül 2001 tarihinde yaşanan dramatik olaylardan sonra çok daha fazla insan Yakın ve Orta Doğu bölgesi hakkında bilgi edinmeye odaklandı. Bu ilgi, çatışma ve sorunlarla ilgili değil, birlikte yüzleştiğimiz pek çok zorlukla ilgiliydi. Aynı zamanda karşımızda fırsatlar da var!
"Öteki" hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, bugünün ve geleceğin zorluklarına
o kadar iyi çözümler bulabiliriz. Tarihe baktığımızda, Avrupa, geçmişten bugüne kadar batı medeniyetinin büyük faziletlerinin İslami sanat ve bilimin katkısı sayesinde hayat bulduğunu  kabul etmek durumundadır.

Bu etki; aynı batının kültürel etkisinin İslami dünyayı değiştirdiği gibi, kültürel anlamda bizi zenginleştirmiştir. Ancak maalesef, geçtiğimiz yıllarda genel, kültürel basmakalıp düşünceler Avrupa'nın Müslüman toplumlar ve İslam Dini hakkındaki görüşleri üzerinde gitgide artan bir etkiye sahip olmuştur.

Avrupa'da İslam dünyası ve Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlar hakkındaki görüşlerin değiştirilmesi gerekmektedir. Avrupa'da çok kültürlü toplumlarda birlikte yaşamak, anlaşmazlıklardan uzak olamaz. Anlaşmazlıklardan uzak olmak zorunda da değildir. Burada önemli olan, bu anlaşmazlıkların barışçıl bir diyalogla çözülmesidir. Bu kültürler arasında bir mücadele değil kültür için mücadeledir.

Hanımefendiler, Beyefendiler,
Türkiye'nin AB üyeliğinin ekonomik, siyasi ve kültürel anlamda karşılıklı çıkar sağlayacağına inanıyorum. Avrupa siyasetinin krizde olduğu zamanlarda, fırsatlar da ortaya çıkmaktadır. Avrupa; ABD ve Çin gibi güç merkezleri arasında kendi konumunu koruyabilmektedir.

AB'nin on yıl sonra bugünkünden farklı bir yüze sahip olacağını kabul etmeye hazır olmamız gerekir. Eğer uygun şekilde hareket etmezsek, AB 2020 yılında siyasi açıdan zayıflayacaktır ve ekonomik anlamda hasta bir adam haline gelecektir.

Bu bağlamda, mevcut kriz, ancak siyasi liderler harekete geçmede başarısız olurlarsa bir tehdit haline gelecektir. Avrupa'da bir kez daha dönüşmeye, reform politikalarına ve mali piyasalarda yeni bir yapı oluşturma cesaretine ihtiyacımız var.  

 

Eğer Avrupa Birliği hem içinde hem de dışarıda Türkiye ile genişleyerek entegrasyon sürecine  devam ederse, başarılı bir topluluk olmayı sürdürecektir.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim!